Havalar güzelleşmeye başladı. Bizim için de hem yollarda olma vakti hem de programlamanın artık son çabaları geldi çattı. Bu sebeple bu haftadan itibaren 3 hafta boyunca zaman merkezimize bahar tatili vermeye karar verdik. Bakarsınız dönüşte zaman merkezinin terasında buluşuruz 🙂

Not: Son yazıda bahsettiğimiz gibi Zumbara hareketi için Anadolu’nun güneyinde olacağız. Rotamızın üzerindeyseniz bize haber edin, tanışalım!

Reklamlar

28 Ekim’de Zamana Karşı (In Time) filmi tüm dünya ile eş zamanlı olarak Türkiye’de de gösterime girdi. Filmin fragmanında kahvenin 4 dakikaya satıldığını gördükten sonra Zumbara ekibi olarak biz de sinemadaki yerimizi aldık.

Paranın yerini tamamen zamanın aldığı bir dünya düşünün. Herkesin başlangıçta 25 yılı olduğunu ancak satın aldığınız her şeyin dünyadaki zamanınızdan götürdüğünü ve bunun için de sürekli zaman kazanmak yani çalışmak zorunda olduğunuzu…

Gettolarda yaşayan insanların her zaman ‘ceplerinde (filmde kollarında)’ en fazla bir günlük zamanın bulunduğu, zengin bölgelerde yaşayan insanların ise yüz yıllara sahip olduğu film, şu an yaşadığımız dünyada paranın metalaşmasının yarattığı dengesizlikleri ‘zaman’ metaforu ile değiştirerek göstermesi sayesinde, sorunların vahimliğini daha görünür kılıyor. Yani günümüz dünyasına farklı gözlüklerle bakıyoruz filmde.

Filmde kullanılan terminoloji de özellikle ilgimizi çekti. Mesela dünyadaki zaman bankası uygulamalarında kullanılan sözcüklerin tamamen zıt anlamda kullanıldığı bir çok sözcük vardı.

Zaman Bankası (Time Bank): Bildiğiniz gibi Zumbarada dünyada 33 ülkede kullanılmakta olan zaman bankalarından biri. Ancak filmde günümüzdeki bankaların yerine ‘zaman bankası’  kullanılmıştı. Zaman almak için %30 faiz ödüyorsunuz ve bu faiz filmin sonuna doğru %37’lere ulaşıyor.

Zaman Tutucu (Time Keeper): Bu kavram lokal olarak kullanılan zaman bankalarında, zaman bankası sürecini kolaylaştıran, insanlarla iletişimde olan ve servis değişimi sonucu sisteme zaman girilerek zaman bankası sisteminin işlemesini sağlayan kişi anlamına geliyor. Ancak filmde zaman tutucu, bir toplum polisi anlamına gelmekte ve zamanın büyük miktarda el değiştirmesi (filmde kişiler birbirlerine zaman transferi yapabiliyorlar) durumunda bunun kontolünü sağlamakta.

Zaman Paylaşımı (Time Share): Filmede zamanı tükenmekte olan kişilere bedavaya zaman yardımında bulunan dayanışma kuruluşlarına verilen ad. Zamanı tükenmek filmde kelimenin tam anlamıyla kullanılıyor-  hayata veda etmek anlamında.

Ne alırsan 99 saniye mağazaları: Özellikle Çin’de üretilen malzemelerin bulunduğu ne alırsa 1 TL/$ mağazalarını biliyorsunuzdur. Filmde de ne alırsan 99 saniye mağazaları var.

Zaman Bölgesi (Time Zone): Filmdeki dünyada bulunan zaman bölgeleri insanları da birbirinden ayırmakta. Gettolarda yaşayan insanların en zengin bölgeye gidebilmesi için 1 yıl ödemeleri gerekmekte. Bu da doğal olarak farklı bölgelerde bulunan insanların bir araya gelmesini imkansız hale getirerek sistemin kontrolünü kolaylaştıran bir araç olarak kurgulanıyor.

Geniş zamanlı aile: Zaman yönünden zengin ailelere verilen ad. Zenginlik kuşaktan kuşağa geçiyor. Günümüzdeki para gibi, zamandan da zaman üretmek çok zor değil.

‘Oysa herkese yetecek zaman var’ söylemi, darwin kapitalizmi konsepti, insanların ekonomik statülerinin ‘hızlı hareket etmelerinden anlaşılması gibi bir çok detay filmden çıktığımda şu soruyu sordurttu tekrar:

Günümüzde para dediğimiz şey aslında zamanımızı kiralayarak kazandığımız bir kağıt parçası olma yolunda değil mi ne de olsa?

Momo & Zumbara

Kasım 23, 2010

Zumbara’yı paylaştığım bir çok kişi aynı soruyu sordu bana: “Momo’yu okudun mu?” Okumamıştım ve soruyu soranların sayısı arttıkça, kitaba olan merakım da giderek artıyordu. Geçenlerde Taksim’de sahaflar festivali olduğunda, kitaplara bakınırken, bir kitabın altından çıktı Momo. Ve tabiki hemen aldım ve okumaya başladım. Evet, artık biliyorum neden Momo’yu okumuş olmam gerektiğini 🙂 Aşağıda kitaptan bir kaç parçayı sizlerle paylaşmak istedim. İlham olması dileği ile…

…Zaman yaşamın kendisiydi ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu.

…Nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gök kuşağının renkleri, sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.

…Momo kendine özgü dinleyişi ile onu dinlerken Beppo’nun dili çözülür ve sözcükleri yerli yerine otururdu: “Bak Momo” derdi, “Ne oluyor biliyor musun? Bazen önüme upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki, insan bunun sonu gelmez sanıyor.”…”O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çabuk…Her seferinde önüne baktığında yol kısalır gibi olmuyor. Daha hızlı, daha gayretli, daha korkulu çalışıyorsun: sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde önünde upuzun duruyor…Caddeyi bütünüyle görüp düşünmemeli. Hep bir sonraki adımı, bir sonraki nefesi ve bir sonraki süpürgeyi…Ve hep bir sonra geleceği…O zaman zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır…Bir de bakarsın ki, adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan…Önemli olan da budur.”

…Momo’nun arkadaşları da bu yeni uygulamadan kurtulamadılar. Mahallelerine göre birbirlerinden ayrı depolara kapatıldılar. Artık buralarda akıllarına estiği gibi oynamalarına olanak yoktu. Oyunları onlara bakıcıları öğretiyor ve bu oyunlar hep yararlı bir hizmet şeklinde oluyordu. Ancak böylece bazı şeyleri unutmaları gerekti. Neleri derseniz;sevinmeyi, hayal kurmayı ve heyecanlanmayı unuttular…

…Çeşit çeşit yalnızlık vardır. Momo’nunki çok az kişinin bildiği ve çok az kişinin dayanabileceği bir yalnızlıktı. Kendisini bir hazinenin içine kilitlemişler ve hazine her gün çoğala çoğala sonunda onu boğacakmış gibi geliyordu. Hiç bir çıkış yolu yoktu. Kimse ona ulaşamıyor ve o da kimseye varlığını gösteremiyordu. Dağ gibi bir zaman yığınının altında bunalmış kalmıştı…Öğrendiği bir şey vardı şimdi: Başkalarıyla paylaşılmayan zenginlikler insanı mahvediyordu.

…”Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiç bir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez, kurur gider. Ve bu isteksizlik geçici değildir. Hatta giderek artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. Kendinden hoşlanmaz, içi bomboştur, dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz, hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmıştır, kimse onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar, ne hayranlık. Ne sevinmesini bilir, ne üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilir. Artık hiç bir şeyi, hiç kimseyi sevemez. Bu durumda artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle, nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna öldüren can sıkıntısı denir.”

…Büyük kentte çoktandır görülmeyen şeyler oluyordu. Yol üstünde oynayan çocukları gören şoförler, arabalarını durdurup onlara gülümseyerek bakıyorlar, hatta bazısı inip onlarla beraber top oynuyordu. Caddelerde karşılaşılan tanıdıklar durup hatır soruyor, ayaküstü biraz sohbet ediyorlardı. İşe gidenlerin, pencere önlerinde çiçekleri seyredecek veya küçük bir kuşa yem atacak kadar vakitleri vardı. Doktorlar hastalarıyla tek tek ilgilenmeye zaman ayırabiliyordu. İşçiler işlerini severek, huzur içinde yapıyorlardı. Çünkü kimse onları en kısa sürede en çok iş diye sıkıştırmıyordu. Herkes her şeye dilediği kadar zaman ayırıyordu. Çünkü artık bol bol zamanları vardı.

Hepimizin farkında olduğu ancak tam olarak tanımlayamadığımız, yolunda gitmeyen bir şeyler var. Bir koşturma hali, stres, tatminsizlik…Pazar ekonomisinin ödüllendirdiği rekabet, saldırı, elde etme durumları bizi yormuş gibi gözüküyor. Oysa ortak üretim modelinde bulunan ılımlılık, nezaket ve şefkat ile yine yeniden dengeye ihtiyacımız var.

Evet bir ütopya değil bu. Ilımlılık, nezaket, empati, anlayış vs. insanda esas olan değerler. Ancak bu değerlerin kullanılmaması uzun vadede tahmin ettiğimizden büyük sorunlar doğuracaktır. Bu sorunları günümüzde yaşamaya başladık bile.

Söylemek istediğim şu: Doğal kaynakları düşünün. Ne yaparsak yapalım hiç bitmez sanmıştık, bu ihtimal aklımızın ucundan geçmemişti bile. Aynı bu örnekte olduğu gibi ya insan kaynakları (insani değerler) de bir gün kaybolmaya başlarsa? Belki başlamış olabilir bile…

İnsani değerler ile hayatımızı dengelemek ve ortak üretim modelini hayata geçirebilmek adına, insanların bir birleri için bir şeyler yapmalarını sağlamaya yönelik yeni veya eski yöntemler bulmalıyız. Yaratıcılık ve marifet gerekiyor. Ama gerçekten istersek bunu başarabiliriz. Kendimize şu soruları tekrar sormalıyız ve cevaplarken gerçekçi olmalı:

  • İnsanlar ne yapabilir?
  • İnsanlar ne yapmak istiyor?
  • Kime güveniyorsun?
  • Seni ne motive ediyor?
  • İnsan doğası nedir?
  • Başarabileceklerimiz?
  • Gerçekten sahip olduğumuz şeyler neler?

Belki ihtiyacımız olana zaten sahibiz. En azından başlamak için “zaman” ve “kapasitelerimiz” var.

Hiç fena değil, ne dersiniz!

Kaynak: No More Throw Away People, Edgar Cahn